1Editedbw
Haberler

Yrd. Doç. Dr. İsmail Gökçe Belgesel Fotoğrafçılığı Üzerine Konuştu

Fotoğraf Bölümü Başkanı Yrd. Doç. Dr. İsmail Gökçe, Bugün Kıbrıs yazarı Tijen Erol ile belgesel fotoğrafçılığı ve Kıbrıs Türk fotoğrafı hakkında konuştu.

 

Bildiğim kadarıyla Kıbrıs’ın kuzeyinde fotoğraf alanında doktora düzeyinde eğitim almış tek kişisiniz. Fotoğraf alanında almış olduğunuz bu köklü eğitim sonrasında kendinizi belgesel fotoğrafa yakın hissettiniz ve bu alanda çalışmalar yaptınız. Belgesel Fotoğraf deyince fotoğrafın hangi dalını anlamamız lazım?

Ben de yanlış bilmiyorsam öyle. Kendimi bu dala yakın hissetmem aldığım eğitimden sonra değil çok önceden başladı. Bütün fotoğrafçılık serüvenim süresince gönlüm belgesel fotoğraftan yana daha çok ağır bastı. Fotoğraf üzerine aldığımız eğitimlerde hem yüksek lisans yaparken Marmara’da hem de doktora yaparken Mimar Sinan’da ders olarak fotoğrafın bütün dallarını işledik, onlar üzerine çalıştık, okuduk, ürettik. Ama benim kendim için yaptığım çalışmalar hep belgesel kanaldan aktı çünkü belgesel fotoğraf daha çok heyecanlandırdı beni her zaman. Belgesel fotoğraf deyince ilk önemli unsur “doğrudan fotoğraf” olmasıdır. Gördüğün bir şeyi gördüğün gibi gerçeğe en yakın müdahale etmeden çektiğimiz fotoğraf doğrudan fotoğraftır. Belgesel, daha çok insana ve hayata dair konuları içeren bir daldır. Fotoğrafçının yaşadığı çağa tanıklık etme noktasında ilgilendiği konuları barındıran bir fotoğraf türüdür.

Yaptığınız birden fazla belgesel fotoğraf çalışması olduğunu biliyoruz. Belgesel fotoğrafa yönelmeniz nasıl oldu? İlk yaptığınız belgesel fotoğraf çalışmanızdan bahsedebilir misiniz?

Benim aslında fotoğrafa yönelmem çocukken çevremdeki hayata bakarken sahip olduğum meraklardan kaynaklanır. Ben hep merak ederdim; etrafta nasıl bir hayat var, ilerideki köy nasıl bir köydür, bu grup insan nasıl yaşar gibi meraklılarım vardı. Çocukken dedemle köylere süt toplamaya giderdik. Onun küçük kamyonetinde giderken etrafa bakıp yeni yerler görmek beni çok heyecanlandırırdı. Sanırım belgesel fotoğrafa karşı ilgim fotoğraftan önce çevredeki hayata olan merakımdan başladı. O zaman filizlendi her şey. Merak etme duygusu ile filizlendi diye tahmin ederim. Ne zaman ki fotoğraf çekmeye başladım o merakımı fotoğraf ile gidermeye başladım. Yeni gördüğüm yerleri, yeni tanıdığım insanları çekmek, bilmediğim konulara fotoğraf aracılığı ile bakmaya ve fotoğraf ile anlamaya çalışmak. İlk yaptığım proje Maronitler’di. Hemen arkasına yaptığım Çingeneler projem ise bir yıl sonraydı. Tek kare çektiğim belgesel fotoğrafların dışında ilk belgesel projem 2002-2003 yıllarında yaptığım Maronitler’di. Maronitlerin yaşadığı köy olan Koruçam’a o zamanlar askeri kontrol noktasından geçilerek gidilirdi. Makinemi alıp düzenli bir şekilde her gün üst üste iki hafta boyunca köye gidip köydeki insanları, nasıl yaşadıklarını, o kültürü ve farklı dili anlamaya çalışıp fotoğrafla aktarmaya çalışmak anlamında ilk yaptığım proje buydu.

Genelde fotoğraf projelerinizde proje konusu fikri nasıl gelişiyor?

Yine bu da bende merak duygusu ile gelişiyor. Kendimde fark ettiğim şey, daha çok gözlemden sonra, yani bir şeye şahit olduğumda herhangi bir şekilde o an içimde bir his uyandırıyorsa, bu his merak olabilir, o konuya o duruma üzülmek veya dert edinmek olabilir, o konuya öfkelenmek olabilir, o konuyu başkalarının görmesini isteme arzusu olabilir, ilginç gelebilir, estetik gelebilir proje fikirleri gelişiyor. Birçok duygu var beni tetikleyen. Bunlardan hangisi gelişmişse o şeye karşı ve beni bundan iyi proje olur diye düşündürmeye başlamışsa, bunu merak ediyorum, bunu öğrenmek istiyorum diye düşünmek bir belgesel projeye başlamamda beni tetikleyen unsurlardır. Bazen konjonktürel şeyler de olabilir. Örneğin 2013 yılında Gezi olayları vardı İstanbul’da. Makineni alıp o durumu belgelemek isteyebilirsin. Mesela Suriyeli göçmenler konusu var veya bir deprem, bir patlama olmuş olabilir. Yani bazen dönemsel durumlar, hiç hesapta olmayan olaylar olabilir. Buradan yola çıkarak o hikaye bir projeye dönebilir. Hayatta insan olarak durduğum nokta neresi ise fotoğrafçı olarak da durduğum nokta da orasıdır. Dolayısı ile karakter olarak hayatta durduğun nokta seni o olay içerisinde ilgilendiren veya bakışlarını oraya yönlendiren durumlar yaratabilir. Buradan bir proje ile yürüyebilirsin, buradan bir proje çıkarabilirsin.

Ada’nın Kuzeyinde bir fotoğrafçı ve akademisyen olarak, fotoğraf çalışmalarınızı uluslararası alanda var etmek için nasıl bir yol izliyorsun?

Yaptığım bir şeyi uluslararası tanıtmak anlamında ayrıca bir çabam yok. İşi doğru mecrada sunmak üzerine gayretim var. Bu yerel veya uluslararası bir etkinlik olabilir. 19 yıl İstanbul’da yaşadığım için yaptığım çalışmalar genelde oradaki ve Türkiye’nin çeşitli illerindeki festivallerde yer aldı. Eğer o etkinlik uluslararası bir etkinlikse, o doğal olarak zaten uluslararası arenaya da çıkmış olur. Veya o festivalden haberi olan başka yabancı kurumlar sizden o işi isteyebilir. Halihazırda zaten yabancı çeşitli kurumlar ile ilişkilerim ve fotoğrafçılarla arkadaşlıklarım üzerinden süren bağlantılarım var. Dolayısı ile fotoğraf camiası birbirinden haberdardır.  Sanırım çalışmalar onun üzerinden yürüyecek.

 

Wilbert Skip Norman ve Coşkun Aral’ın asistanı olarak çalıştınız. Bu nasıl başladı ve nasıl gelişti?

Skip Hoca ile Doğu Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde lisans eğitimi aldığım sırada tanıştık. Fotoğraf, film, kültür ve antropoloji üzerine dersler veren bir hocamızdı. 1996 yılında adaya geldi ve 2010 yılına kadar da buradaydı. Onun verdiği Temel Fotoğraf ve Karanlık Oda derslerini aldıktan sonra ona asistanlık yapmaya başladım. Dolayısıyla Skip hocaya Doğu Akdeniz’de olduğum süre boyunca, yani 2002 yılında İstanbul’a yerleşene kadar asistanlığını yaptım ve fotoğraf üzerine sohbetler ettik. Beni fotoğraf üzerine geliştirdi ve besledi. Daha geniş vizyonda dünyaya bakmamı sağladı. Yabancı fotoğrafçıları öğretti. İlk kez fotoğraf kitaplarını onda gördüm. Sürekli olarak ondan ünlü fotoğrafçıların fotoğraf albümlerini alır incelerdim. Kendisi çok iyi bir eğitmendi. İyi bir eğitmenlik kurgusu vardı onda. Öğrenciye belli bir iş yükü vermek ve o öğrenci onu özümsedikten sonra dozu arttırarak çıtayı biraz daha yükseltmek gibi çok iyi bir tarzı vardı. Emeği çok büyüktür üzerimde. Bu süreci çok iyi yönlendirerek bana çok katkı koydu. İstanbul’a yüksek lisans eğitimi almaya gideceğimde beni en çok destekleyen de oydu. Ben mezun olduğumda şöyle bir cümlesi vardı: ‘Ben artık sana öğretebileceğim her şeyi öğrettim. Şimdi senin daha profesyonel bir ortama gidip başka profesyonellerden de bir şeyler öğrenmen lazım.’ Bu çok önemli bir şeydir. Gerçek eğitmen mantalitesi budur.

Doğu Akdeniz’deki son yılımda Coşkun Aral da bize atölye çalışmalarına gelmeye başladı. Ayda bir kere gelirdi. Bir hafta ya da 3-4 gün kalırdı ve o sürede bize işler gösterirdi ve pratikler yaptırırdı. Bu arada o İstanbuldayken Kıbrıs’a gelmeden öğrencilerle arkadaki irtibatı kuracak ve verdiği pratikleri o gelmeden yaptıracak bir asistana ihtiyacı olduğunda bunu yapıp yapamayacağımı sordu. Onun asistanlığı da bu şekilde başladı. Coşkun Aral, mezun olduktan sonra ne yapacağımı sorduğunda ona İstanbul’a gidip fotoğraf alanında yüksek lisans yapmak, fotoğrafı tam anlamı ile öğrenmek istediğimi söylediğimde, gelip benimle çalış dedi. Bu benim aklımdan geçmeyen bir şeydi ama çok sevinmiştim onunla çalışacak olmaktan dolayı. Bu aslında sadece fotoğrafı öğrenmek değil fotoğrafa dair hayatı da öğrenmek demekti. Fotoğrafçı disiplinini, fotoğrafçı duruşunu öğrenmek demekti. Ben hep çok şanslıydım. Çok doğru insanlarla çalıştım bugüne kadar. Coşkun Aral da bunlardan biriydi. O hep evrensel insan olabilmekten bahseder. Ve onunla onun o evrensel bakış açısını anlayabilmek benim için büyük bir zenginlikti. Ondan fotoğraf çekmeyi öğrenmek değildi mevzu. Onun dünya görüşünü anlamak ve dünyaya ne kadar geniş bakabileceğini fark etmekti önemli olan. Yerelliği atlamadan, doğduğun yeri ve onun sana verdiği kültürel anlamda zenginlikleri unutmadan dünyaya evrensel bakabilmek gerektiğini ondan öğrendim. Ne kadar evrensel bakabilirim o tartışılır ama öyle bakmak gerektiğini ondan öğrendim. Merak duygusunun aslında ne kadar önemli bir şey olduğunu onun hayat hikayesinden, onun hayattaki duruşundan çok daha iyi öğrendim. Merak duygusundan kastım dünyayı anlamaya çalışmak. Dünyayı, hayatı, insanı, işleyişi anlamaya çalışmak. Bunları hep ondan öğrendim. Dolayısı ile mezun olduktan sonra sınava girdim, yüksek lisansı kazandım ve İstanbul’a gidip hem yüksek lisansımı yapmaya hem de onun yanında çalışmaya başladım.

Ülkemizde fotoğraf sanatına bakışı nasıl değerlendiriyorsunuz? Dünya’da fotoğrafın gelişimi ile bir kıyaslama yapabilir misiniz?

Öncelikle şu konuya açıklık getirelim. Ben fotoğraf dediğimde kendi çevrene ve kendi coğrafyana bağlı kalarak kendi stüdyonda veya kendi küçük alanında üretebileceğin fotoğraftan, deneysel, kavramsal veya kurgusal fotoğraftan bahsetmiyorum. Fotoğraf dediğimde belgesel fotoğraftan bahsediyorum. Dolayısıyla benim için veya bir belgeselci için çalıştığı coğrafya önemli. Barındırdığı konu miktar ve çeşitliliği anlamında önemlidir. Bu anlamda Kıbrıs biraz kısıtlı bir ülke. Küçük bir ülke ve coğrafya hemen hemen aynı. Yıllarca Türkiye’de kaldığım için Türkiye’den örnek vereyim. Karadeniz bambaşka bir coğrafya, bambaşka bir kültür, Ege’ye gittiğinde başka, Güneydoğu bambaşka, Akdeniz başka hikayeler barındırıyor, İç Anadolu bambaşka ayrı bir kültür. Hatta bölgeleri bir tarafa bırakacak olursak bölgelerin içinde köylerde bile farklılıklar var. Coğrafya ve içindeki kültür çeşitliliği belgesel fotoğrafçılar için önemli. O anlamda bizim ülkemiz maalesef kısıtlı. Ama tabii ki yine konular var, tabii ki yine beni ilgilendiren meraklandıran üzerine gitmek istediğim konular var. Benim zaten fotoğrafta çıkış noktam burası, buradaki, bu ülkedeki konular, hikayeler. Bu kısıtlılık benim baktığım taraftan da böyle ama amatör fotoğrafçılıkta daha fazla gezi, portre, doğa, manzara çalışan arkadaşlar için de bence kısıtlı. O yüzden Kıbrıs’taki konular hep sanki bir alanda dönüp dolaşıyor. Yurt dışına gidip orada okuyup başka hayatları da gördüğünde bir fotoğrafçı biraz daha farklı bakabiliyor fotoğraf konularına. Ama hep burada yaşayan, hep burada aynı konuları çeken fotoğrafçıların çeşitlilik anlamında tek kaynağı internet. Yeterli olmasa da gelişim gösteriyor fotoğrafçılar. Ama bence gelişim sürecinin yavaş ilerlemesinin esas nedenlerinden bir tanesi de şudur. Sürekli fotoğraf sergilerinin açıldığı, fotoğraf etkinliklerinin yapılabildiği bir yer değiliz. Fotoğraf üzerine festivallerimiz eksik bu ülkede. İstanbul’da bir festival olduğunda Türkiye’nin çeşitli yerlerinden, illerinden ilçelerinden izleyici ve katılımcı olarak birçok kişi katılır. Buradan da katılım oluyor ama sanıyorum psikolojik bir sınır etkisi var. Yani uçağa binmek ve başka bir ülkeye gitmek. O yüzden bu da biraz fotoğrafta gelişmemizi yavaşlatan bir şey. Fotoğraf üzerine etkinliklerin, söyleşilerin, festivallerin yapılamaması veya az yapılması, daha doğrusu yeteri kadar olmaması bence gelişimi yavaşlatan sebeplerden biri. Bir de İstanbul gibi bir şehirde kurum çok fazla. Fotoğrafa dair iş üretilmesine önayak olan kurumların azlığı da bence bizim fotoğrafımızın yeterince hızlı gelişememesinde bir etkendir. Mesela İstanbul’da her hafta çarşamba akşamı Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde fotoğrafa dair söyleşiler olur. Sadece orada değil birçok yerde ve sadece fotoğraf üzerine değil farklı sanat dalları üzerine de birçok etkinlik var. Fotoğrafçı olarak kendini eğitmek tek başına fotoğraf üzerine bir şeyler yaparak da olmaz. Sanatın diğer dallarındaki, diğer disiplinlerdeki durumlardan da beslenmek zaruri bir şey aslında. Onlardan beslenmek seni zenginleştiren bir şey. Gidip bir söyleşi dinlemek, hiç aklında yokken yolda yürürken ansızın bir galeride bir sergi olduğunu farkedip içeriye girmek, bu resim olabilir ki çok daha iyidir bir fotoğrafçının fotoğraftan çok resim izlemesi, bir resim sergisini izlemek, bir heykel sergisine gitmek, alanında uzman insanlarla dirsek temasında olabilmek fotoğrafçıyı besleyen şeyler. Sen kendini ne kadar beslersen, kendine ne kadar çok yatırım yaparsan, işlerin de o kadar evrensele dönmeye başlar. O zaman Kıbrıs Türk Fotoğrafının dünyadaki yeri diye bahsetmeye başlayabiliriz. Ne kadar çok farklı insandan, kopyalamaktan bahsetmiyorum, esinlendiğimiz önemli. Veya ülkeye gelen yabancı ünlü fotoğrafçılarla tanışmak sohbet etmek, ne çektiklerini, nasıl çalıştıklarını gözlemleyebilmek bizi geliştiren şeyler. Bunlar Kıbrıs’ta çok az olabiliyor.

Burada fotoğrafçı olarak yaşayan kaç kişi var bilmiyorum. Hayatını fotoğraftan kazanan, fotoğrafla yaşayan, fotoğraf üreten…  Burada çoğunlukla fotoğraf çeken insanlar aynı zamanda hayatını başka işlerden kazanan insanlar bildiğim kadarıyla. Bir alanda ne kadar çok zaman, enerji ve konsantrasyon harcarsan, o kadar iyi gelişmeler kaybedersin. Hafta içi başka bir işte çalışıp hafta sonu fotoğraf çekmek bir yere kadar. Bu hangi alanda olursa olsun böyledir.

Şu anda dünyamız hiç alışık olmadığımız dönemlerden geçiyor. Yaklaşık iki yıldır online yaşam hiç alışık olmadığımız şekilde hayatımıza girmiş durumda. Sizce bu değişim genel anlamda fotoğraf alanında nasıl dönüşümlere yol açabilir?

Nasıl bir dönüşüme uğrayacağı, İstanbul’da birçok fotoğrafçı arkadaşla da bir araya geldiğimizde tartıştığımız bir konudur. Bu konuda hem şikayet var hem de bunun bir avantaja döndürülebileceğini savunan insanlar var. Herkes daha ne olduğunu anlamaya çalışıyor aslında. Pandemi daha yeni başladığında, 2020 Mart ayında, bizim arkadaşlarımız bir araya gelerek bir fikir ortaya attılar. Fotoğraf profesyonellerinden bahsediyorum, üreten, eğitim veren, meslek olarak bunu benimsemiş kimisi fotoğraf üzerine yazan bir arkadaş grubumuzdu bu. “Korona Günlerinde Fotoğraf” diye bir etkinlik düzenlemeye karar verdik. 30 tane fotoğrafçı editör olarak fotoğraf üretmek isteyen, pandemi konusunda çalışmak isteyen ve bunu projelendirmek isteyen fotoğrafçılara destek olalım diye konuştuk. Önce bir ilana çıktık. Bu dönemi kendi bakış açısıyla veya kendi hayatı üzerinden belgelemek ve bunu yaparken da profesyonel destek almak isteyen fotoğrafçılar bu etkinliğe başvurabilir diye duyurduk. 330 kişi başvurdu. Bu katılımcılar sadece Türkiye’den değil Kanada’dan, Lübnan’dan, Fransa’dan, Almanya’dan… Ve bu 330 kişiyi 30 kişiye bölüştürdük. 330 katılımcı 30 ayrı editörle çalıştı. Har hafta biz bu katılımcı grupla birlikte Zoom üzerinden toplantılar yaptık. İlk haftalar birbirimizi tanımaya, nasıl fotoğraflar çektiklerini tespit etmeye çalıştık. Doğal olarak herkes farklı alanda çalışıyordu. Kimisi belgeselci, kimisi kavramsalcı, kimisi sadece stüdyoda fotoğraf çeken, kimisi çok amatör sadece gezi doğa fotoğrafı çekmiş, kimisi sadece portre çeken kişilerdi. Bu kişilerle dört ay boyunca resmen ders diyebileceğimiz toplantılar yaptık. Her bir kişiyi ayrı ayrı yönlendirip bir sonuca ulaştırmak gerekiyordu. Her hafta fotoğraflar çekiliyor bize gönderiliyor biz bakıyoruz ve çektikleri fotoğraflar üzerinden yönlendiriyorduk onları. Sonuçta ortaya birçok proje çıktı. Ve bu koranagünlerindefotograf.com sayfasında yayınlandı. Bunun kitabı çıkacak ve farklı illerde sergilenecek.

Bu süreçte şunu gördük. Fotoğraf zaten bireysel bir etkinlik fakat bu dönemde daha bir bireysele döndü. Genelde belgesel fotoğrafçı makinesini alır ve çekime gider. Belki bazen bir asistana veya bir rehbere ihtiyacı olur ama belgesel fotoğrafçı bireysel çalışır. Bu süreçte daha da bireyselleştiğini, konular ve hikayeler bazında da bireyselleştiğini gördük. Daha içe döndü fotoğrafçılar. Aslında fotoğrafçı daha çok dışarıya bakan insandır. Bu süreçte arkadaşlarla konuşurken biz de içe döndüğümüzü ve kendimize, hayatımızda bakmaya, yakınımızda göremediğimiz konuları görmeye başladığımızı farkettik. Çünkü hayatlarımız küçüldü ve daraldı. Daha önce o dar alanda baktığımızda bu konuları fark etmiyorduk. Bu projeye gelen konular da öyleydi daha çok. Mesela bir katılımcım televizyon ekranından haberler üzerinden kendi psikolojisinin nasıl değiştiğini aktardı. Bir katılımcım pandemi sürecinde annesinin günlerinin nasıl geçtiğini fotoğrafladı. Doktor olan başka bir katılımcım çalıştığı hastanede hastalarını fotoğrafladı. Hastalarına bu pandemi sürecinde doktor gözüyle değil bir fotoğrafçı gözüyle baktı. Bir başka katılımcım ise evindeki yalnızlığını kavramsal fotoğraf aracılığı ile anlattı. İstanbul’un ve Samsun’un boş sokaklarını çalışanlar oldu. O yüzden bu süreçte daha bireysel konulara yöneldik, daha içe döndük, daha yakın çevremizdeki konuları görmeye başladık fotoğrafçı olarak. Bundan sonra ne olacak kimse bilemez. Ama şunu gördük ki gezerek bir yerlere gitmek, istediğin anda istediğin ülkeye gidip istediğin konuları çalışabilmek imkanı bir anda ortadan kalktı. Şu anda küçük küçük hareketlenmeler başladı ama insan bir taraftan da hastalanmamak için korkuyor. Onun dışında yasal olarak da yeni getirilen kurallar ve her ülkenin farklı uygulamaları gibi nedenlerle eskisi gibi gezme imkanı olamıyor. Dolayısı ile aslında geçen yıl birçok fotoğrafçı arkadaşım ben de dahil olmak üzere, daha çok Türkiye’yi dolaştık.

Online sergiler konusunda ne düşünüyorsunuz? Sizce online sergiler fiziki sergilerin yerini tutacak mı?

Hayır. En azından şimdilik hayır. Çünkü bir geçiş dönemindeyiz. Şu andaki hali ile farkı görebildiğimiz için diyorum ki online sergi fiziki serginin yerini tutamaz. Çünkü bir fotoğraf izlemek sadece fotoğrafı izlemek fotoğrafa bakmak demek değildir. Bir sergi gezmek sadece fotoğrafı görmek demek değildir. Şunu demek isterim. Mekanda açılan bir sergi mekanla birlikte düşünüldüğü ve tasarlandığı için oradaki başka dokunuşlar seni besleyen ve sana öğreten şeylerdir. Sergi salonundaki ışıklandırma, sergi salonundaki yerleştirme, seni sergi salonunda alıp nereden nereye doğru götürüyor o fotoğraflar, hangi sırayla gidip en son sana neyi hangi boyutta ve hangi fiziksel ortamda gösteriyor. Fotoğrafı destekleyen, fotoğrafı besleyen başka şartlar da vardır bir sergide. Yanına yazı kullanmak gibi, obje kullanmak gibi, onun nerede duracağı, kaça kaç boyutunda olacağına karar vermek gibi… Bu çok önemli bir şeydir. Fiziksel sunumdan bahsederim. Bunu online olarak daha kısıtlı yapabiliriz. Bir online serginin daha avantajlı tarafları da olabilir. Fiziksel olarak yapılan bir serginin yapamayacağı bazı konular da olabilir. Ama neticede baktığın şey önündeki bilgisayar ekranı kadardır. Bunun yanında başka bir şey daha var. Dedim ya fotoğraf sergisi gezmek sadece fotoğraf bakmak demek değildir. Orada bir etkileşim var, oraya gelen insanlar var. O fotoğrafın başında, önündeki bankta veya sandalyede dakikalarca fotoğrafa bakmak, o sergiyi gezen insanların yorumlarını duymak, senin gezdiğin insanlarla birlikte yorumlamak, fotoğrafçının kendisiyle sergisinde konuşmak, bunlar da serginin çok büyük parçalarıdır. Fotoğraf tek başına senin çektiğin kare kadar da değildir. Bunu hangi fotoğraf kağıdına bastın, hangi çerçeveyi kullandın… Bunlar da fotoğrafın hissiyatını değiştiren etmenler. O yüzden bence her ne kadar dijitalde başka avantajlar olsa da bu kayıpların eksikliği daha fazladır. Bir fotoğrafı bir sergi salonunda görememenin kayıpları çok daha fazla hissedilen bir noktada benim için şu aşamada.

Yeni projeleriniz nelerdir?

Yeni projelerden ziyade yarım kalmış, tamamlanması gereken veya geliştirmek istediğim projeler var. Aradan neredeyse 20 yıl geçti, Maronitlere bir daha gidip bakmak isterim. Çingeneleri, kendi deyimleriyle Gurbetleri çalıştım mesela 18-20 yıl önce. O konuya farklı bir bakış açısıyla bir daha eğilmek isterim. Hiçbir proje tamamlanmaz aslında. Hiç bir fotoğraf projesi tam anlamıyla bitti diyemezsin aslında fotoğrafçı olarak, çünkü zaman devam ediyor. Hayat devam ediyor, dolayısıyla başka bir zaman diliminde başka fotoğraflar çıkar aslında aynı projeden. Bir daha bakmak isterim o konulara. Yeni proje anlamında da, bazen gözlemliyorum Kıbrıs’ta çekebilecek çok konu var belgesel anlamda. Daha doğrusu beni meraklandıran çok konu var şu anda gözlemlediğim. Biraz onların üzerine eğilmek isterim. Kıbrıs’ta değişen bir şeyler var, değişen bir kültür var, bu değişimi biraz kendi bakış açımla fotoğraflamak isterim. Bunun yanında iki konu daha var çalışmak istediğim, ki biri ölüm biri de aşk. Kafamda hemen hemen nasıl olacakları veya hangi doneler ile bunları anlatacağım belli çünkü uzun zamandır gözlemini yapıyorum. Kıbrıs’a her geldiğimde dolanırken ve gündelik hayatımı geçirirken bazı gözlemlerim var ki bu konuları bu şekilde çalışmam gerekir diyebiliyorum. En yakın zamanda ölüm ve aşk üzerine çalışacağım. Dönelim baştaki sorduğun soruya. Proje konusu fikri nasıl oluşur diye sormuştun, bir konu, bir kavram, bir fikir, bir gözlemim kafamda dönmeye ve kalpten bir bağ kurmaya başlayınca işte o artık benim projeme dönüşür.

 

Söyleşinin tamamını buradan okuyabilirsiniz: https://bugunkibris.com/2021/09/30/ismail-gokce-25635/

Akademisyen Giriş Öğrenci Giriş